Babalar ve kızları arasındaki o sihirli ilişki…
Kocaman elleri, -gerçekte ne kadar kısa olursa olsun- upuzun boyları ve sınırsız sevgileri ile küçük kızların dünyaya güvenle bakmaları için bahşedilmiş mucizevî bir ilişkidir sanki:
“Küçük kızların babaları hep kocamandır. “
Başka kimseyle o kadar hikâyeleri olmaz. Çok erken yaşta babalarını kaybeden kızlar çok uzun süre onların hatıralarıyla yaşarlar.
Eğer siz de babasını çok erken yaşta kaybeden biriyseniz, zamana inat o hatıraları saklamaya çalışırsınız. Benim gibi, babanızın cenazesine yetişemeyen 12 yaşında bir kızsanız, ölümünü bile üniversiteye giderken ancak kabullenebilirsiniz.
Ama zaman, er geç sizi mağlup eder. Büyüdükçe gücünü kaybeder hatıralar. Siz inatla tutmaya çalıştıkça onlar kaybolur. İyice flulaşırlar, sadece birbirinden kopuk kare kare fotoğraflar ve birkaç anı kalır aklınızda. Zayıfsınız diye bahçedeki arıların polenlerini bir çay kaşığında toplayıp size yedirdiğini, ya da ne bileyim, bir masanın başında ekmeğine katık ettiği bir parça peynir ve bir bardak demli çay eşliğinde Sahih-i Buhari’ yi okurken hatırlarsınız onu benim gibi.
Hatıralar uzaklaştıkça yaranız da eskisi kadar acımaz.
Demli çay içme huyunuzun babanıza çekmesi ile övünürsünüz. Bir de iyilikseverliğinizin ona benzetilmesine çok sevinirsiniz: ‘Babasının kızı” olmak mutlu eder sizi.
Sonra başka hayatlara karışırsınız. Hatta bir daha asla diyemeyeceğinizi düşündüğünüz şeyi demeyi başarırısınız. “Baba” dersiniz başka birine.
Sizin de çocuklarınız olur…babalarına hayran iki kız.
Sonra “Evet ya, oldu işte, oldu!”dersiniz.” Zaman yaralarımı sardı, tamamladım kendimi, eksiğim yok, artık acı duyarak değil rahmet ve saygı ile anıyorum babamı…”
Zaman böyle akıp giderken sonra bir şey olur. Aslında başka birisinin omuz silkip geçeceği, önemsiz bir şey… Bir gün kayın pederiniz; “Aman kızım, sakın ha oğlumu üzme! Benim oğlum çok değerlidir.” der, yıldırım çarpmış gibi olursunuz.
O haklıdır. Onun oğlu çok değerlidir. Tıpkı bütün babaların çocukları gibi… Tıpkı sizin gibi, tıpkı benim gibi…
Ve film kopar…
Babanızın eksikliğini tüm ruhunuzla hissedersiniz. Boğazınıza düğümlenen mazinizle anlarsınız ki, iyileştiğini sandığınız hiçbir şey iyileşmemiş, sadece kabuk bağlamıştır.
Yetimliğin iyileşen bir şey olmadığını, kopan bir kol bedeninizde nasıl bir eksiklikse, ölen babanızın da ruhunuzda bıraktığı eksikliğin öğle bir eksiklik olduğunu, asla iyileşmeyeceğini, otuz sekiz yaşınızda fark edersiniz. Birisi fark etmeden ve aslında istemeden o yaraya tırnak atmıştır sadece. Kılıç yarası gibi sızlar, kanar durur yetimliğiniz üzerine…
Sınırsız bir sevgi ortamında sizi sarıp sarmalayan o günlere geri dönersiniz. Babanızın, “ gerçek babanızın” üzerinize titrediği, “biricik” olduğunuz o günlere… Ne kadar iyi olursa olsun, kimsenin babasının asla sizin babanız olmayacağını fark edersiniz.
Özlemle karışık bir utanma duygusu sarar kalbinizi, acaba babama haksızlık mı ettim diye…
Sonra başucunuzdaki eşinizin şefkatli tesellisine rağmen, sabaha kadar özlediğiniz babanız için ağlarsınız.
Anlarsınız; yetimlik büyünce de geçmezmiş.
Birisi gelip size hatırlatana kadar siz sadece öyle zannedip durusunuz.